Dyson Küresi

tarafından Tevfik Uyar

Gözden Kaçmasın #15

#15・
18

sayıs

Listeme abone olun

By subscribing, you agree with Revue’s Kullanım Koşulları and Gizlilik Sözleşmesi and understand that Dyson Küresi will receive your email address.

Tevfik Uyar
Tevfik Uyar
Öncelikle geçtiğimiz hafta bülten hazırlayamadığım için özür dilerim. Bayram haftasında aile ziyaretleri için şehirlerarası yolculuğa gönül rahatlığıyla çıkabilmem için çok yoğun çalışmam ve bir takım işlerimi tamamlamam gerekiyordu. Bu sırada günlerin hızla geçip de cumartesi gününün gelip çattığını fark etmemişim. Fark ettiğimde iş işten geçmişti…
Sonra bayram arifesinde bülten hazırlamak istediğimde Revue'nün çöktüğünü öğrendim. Yine de aşağıdaki içeriği bir metin editöründe hazırlayıp Revue'nün açılmasını bekledim. Bu sabah nihayet sorunsuz açıldı ve bu bültenle karşınızdayım.
Affınıza sığınıyor ve hepinize mutlu, sağlıklı ve neşeli bayramlar diliyorum.

Birkaç haber
Evron Taş Ocağı, 1976-77
Evron Taş Ocağı, 1976-77
Ateş bulundu… Ama ne zaman?
İlkokulda eski insanlardan bahsederken “Ateşin bulunuşu” konusundan bahsedildiğini hatırlıyorum. Ateş… Bildiğimiz ateş nasıl bulunur diye kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum. Elbette kastedilen: insanların ateşi kontrol altında kullanmaya başlaması. Yani bir ateşi başlatabilmek, onu bir amaç için kullanmak ve sonra söndürmek… Arkeologlara göre ateşin bulunuşu çok önemli: Yırtıcı hayvanlardan korunmak, yiyecekleri pişirmek, soğuk havalarda ısınmak, geceleri aydınlanmak gibi ihtiyaçları karşılıyor… Ancak özellikle yemek pişirmenin devrimsel bir niteliği var: Patojenleri öldürerek zehirlenmekten korumanın yanı sıra proteinleri daha rahat sindirilebilir hale getirmek gibi bir işlevi de var. Bilim insanları beyinlerimizin büyümesi için bunun şart olduğunu düşünüyor ve ateşin bulunuşunun Homo habilis'ten (alet kullanmaya başlayan insan atası) Homo erectus'luğa (iki ayak üzerinde dikilebilen insan atası) geçiş sırasında, yaklaşık 1 milyon yıl önce gerçekleştiğini düşünüyor.
Ancak mevcut yöntemlerle şu ana dek ateşin insan tarafından kontrollü olarak kullanıldığına delil sayılabilecek buluntuların en eskisi 200.000 yıl öncesine işaret ediyor; zira mevcut yöntemler “renk değişimi” gibi görsel işaretlere dayanıyor (ısınan objelerin ya da yüzeylerin renk değiştirmesi). Yeni yöntem ise, spektrometre ile elde edilen verilerin yapay zeka ile işlenmesi üzerine kurulu. İncelenen taş aletlerin keskin yüzeyleri incelendiğinde kimyasal değişimlerden o aletin kaç derecelik sıcaklığa maruz bırakıldığı anlaşılabiliyor. Bu yöntemin kullanılmasıyla 50 yıl kadar önce İsrail'deki Evron Taş Ocağı kazı bölgesinden elde edilen sekiz yüz milyon ila bir milyon yıllık çakmak taşı aletlerin kimisinin 600 dereceye kadar ısıtıldığı anlaşılmış!
Müzik acının da ilacı…
Çinli araştırmacılar, kısmen tecrübeyle bildiğimiz, 1960'lardan bu yana da kısmen keşfedilmiş bir olgu olan “müziğin acıyı dindirmesi” olgusunun altında yatan nörolojik mekanizmaları fare deneyleriyle açığa kavuşturmuşlar.
Aslında hepimiz müziğin -en azından psikolojik olarak- rahatlatıcı etkilerini tecrübelerimizden biliriz. İlginç olanıysa, 1960'lardan beri müziğin baş ağrısından ameliyat ağrılarına kadar, pek çok fiziksel ağrıyı bastırmada da rol oynadığının bilinmesi (en azından ben yeni öğrendim). Bu mekanizmayı açığa kavuşturmayı amaçlayan Çinli araştırmacılar, farelerle yaptıkları deneyde içeriğinden ve türünden bağımsız olarak (klasik müzik, bozulmuş klasik müzik veya beyaz gürültü) düşük yoğnuluklu müziğin ağrı dindirici rolünün olduğunu enfekte edici olmayan virüslerle ışıkta parlayan proteinler kullanarak tespit etmişler. Görünüşe göre müzik ağrıyı -ağrı ve işitme dahil- tüm duyusal sinyallerin iletildiği talamusta baskılıyor. Hatta aynı araştırmacılar, buldukları yolağı ışıkla ve moleküler müdahalelerle sesin yarattığı etkiyi taklit edecek biçimde baskılayarak da aynı sonucu elde edebilmişler.
Ben “içerikten bağımsız” olması kısmına takıldım biraz… Özellikle bozulmuş bir parçanın insanda aynı etkiyi yaratacağından şüpheliyim. Sonuçta fareler müzikten anlamıyor :)
Paylaşmasam olmaz
Okuduğunuz kitapları ne kadar hatırlıyorsunuz?
Cixin Liu'nun “Üç Cisim Problemi” adlı kitabını çıkar çıkmaz okumuştum. Geçenlerde bir dostla bu kitaptan bahsederken kitap hakkında hiçbir şeyi hatırlamadığımı dehşetle fark ettim. Hatta eve döner dönmez kitabı okumaya başladım (ve şu an bayram tatilinde okumaya devam ediyorum). Kitabı okumak beni ayrıca dehşete düşürdü: Okuduğumu düşündüğüm satırları yeniden okurken ancak 3 yaşımdaki bir anıyı çağırıyormuşum gibi, zihnimde neredeyse tamamıyla silik bir gölgeden başka bir şey yok. Girişinin Çin'deki kültürel devrim hakkında olduğunu hatırlıyorum mesela… Ama içeriği hakkında tek bir zerreyi bile hafızama almamışım.
Aslında bu alışık olduğum bir durum değil. Ben kitapları konuşma hızında okurum (o yüzden yavaş okurum). Bu yüzden de çoğunlukla unutmam. Hatta görsel hafızam sayesinde kimi detayları bir sayfanın aklıma kazınmış görüntüsünden çağırırım. Ancak neden bilmem bu kitap beyimde tabiri caizse “ölü bir piksel"e karşılık geliyor.
Ancak bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum ve hatta bu vesileyle sizlerle Cemal Tunçdemir'in bir yazısını paylaşmak istiyorum.
Tunçdemir, kitaplarda okuduklarımızı hatırlamamanın oldukça yaygın olduğunu bizlere hatırlatırken, bir kitapta okuduklarımızı anımsamasak bile beynimizin, hayata bakış açımızın değiştiğini söylüyor. Geriye dönüp baktığımda görüyorum ki: Sanırım Çin hakkındaki görüşlerim -her ne kadar detayları hatırlamasam da- bu kitapta okuduklarım tarafından şekillenmiş olabilir… 
Yüreğinin Sesi (1995)
Geçenlerde eşime yine Miyazaki överken bir tanesini izlemediğimi fark ettim: Yüreğinin Sesi.
Miyazaki'nin popüler yapımlarının dışında kalmış ve dikkatimden kaçmış bir anime… Ben Miyazaki izlerken daha çok arka plandaki suluboya resimlerden, alelade bir sahneye konmuş incelikli detaylardan etkilendiğim için hikayenin sürükleyiciliğine o kadar da dikkat etmeyebiliyorum; ama Yüreğinin Sesi gerçekten de sürükelyici bir gençlik filmi… Eğer Miyazaki izlemediyseniz, öncelikle "Ruhların Kaçışı” ve “Totoro” olmak üzere bu aleme dalıp, bi ara da Yüreğinin Sesi'ni izlemenizi naçizane tavsiye ederim.
Abartılı teşvikler
Ethan Mollick'in Twitter hesabında yayımladığı şu zincir, satranç öğrenmenin, enstrüman çalmanın, ikinci bir dil öğrenmenin, başka alanlarda daha başarılı olmayı sağladığına yönelik iddiaları çürüten bir takım referanslar içeriyor. İncelemeye değer.
Ethan Mollick
Previous studies suggested that teaching kids chess improved a range of outcomes, from math skills to logic to academics.

But it just isn’t true. Now, two large randomized trials, one in the UK & one in Bangladesh found no other benefits to learning chess. (except ♟ is fun!) 1/ https://t.co/rgctzYcxKt
Sussam gönül razı değil
Nerede astrolojik bakış açısıyla aşırı mantık dışı bir şey öne sürülse (ki tersi pek mümkün değil) bazı Twitter kullanıcıları mutlaka beni etiketleyerek haberdar olmamı sağlıyor. Sağlıkla ilgili konuları çokça konuştuğumuz şu zamanda birilerinin “medikal astroloji” saçmalığını öne sürmesi de tesadüf olmasa gerek.
Medikal astroloji denen garabet, zodyaktaki her takım yıldızını bir organla ilişkilendirip, işkembeden (bu arada işkembeye karşılık gelen bir burç yok) sallamaya dayanıyor. Böylece “akrepler böbreğine dikkat etsin”, “aslanlar kalp sağlığı açısından güçlü olur” gibi zırvalamak mümkün hale gelebiliyor. Ya da doğum haritanıza bakıp “efem siz karaciğer hastalıklarına yatkınsınız” filan diyebiliyorlar.
Astrolojiyle ilgili bir kaç kelam ettiğimde ortaya çıkan “ne zararı varcılar” belirmeden söyleyeyim: Bugün hekimlerin şiddet görmesinin bile bu tip sözdebilimlerin alanlarının genişlemesiyle alakası var. Hekimlerin uzun yıllara dayanan birikim ve tecrübeleriyle dile getirdikleriyle, 3 aylık bir kursa gidip “ben astrolog oldum” diyen birininkini aynı kefeye koyarak; bilgiyi ve bileni değersizleştirme eğilimine katkıda bulunmuş oluruz. Hekimlerin hak ettikleri değeri görebilmek uğruna çabaladıkları ülkemizde, “en ala profesör” size gelecekte hangi hastalıklara yatkın olduğunuzu doğum tarih ve saatinize bakıp söyleme cüretini göstermez; gösteremez; göstermek de istemez, çünkü insanın ne zaman doğduğuyla olası hastalıkları arasında bir ilişki olmadığını bilir (astrolojiyle iştigal eden nadiren de olsa tek tük hekimler var ve bu durum beni hayrete düşürüyor!). 
12 Haziran 1979'da doğduğunuz için değil, asbestli bir evde doğduğunuz için akciğer kanserine yakalanma riskiniz yüksektir. 16 Temmuz 2021'de saat 14:00'te doğduğunuz için değil, hem anne hem babanızda aynı genetik bozukluk olduğu için SMA tip 1 tanısıyla yüzleşirsiniz. Dünyanın en sağlıklı -sözümona- doğum haritasına sahip olsanız da genetik faktörler ya da yaşam tarzınız kötüyse tıbbi araştırmaların ortaya koyduğu bilgiler geçerli olacaktır. Patojenlerin bilinmediği, hastalıkların kötü ruhlardan kaynaklandığının sanıldığı mistik bir sağlık anlayışının hakim olduğu bir zamanda, insanlar her şeyde olduğu gibi sağlık konusunda da yıldızları izlemekten medet ummuş olabilirler. Ama günümüz dünyasında böyle bir şeye inanmak abesle iştigaldir.
Eğer “akrep burcu böbreği temsil eder” gibi bir cümle size biraz da olsa mantıklı geliyorsa, dünyayı algılama biçimiyle ilgili bir probleminiz olduğunu ve bunu değiştirmek için biraz çabalamanız gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
Devamı...
Bir haftayı daha geride bıraktık! Yenisi yayımlandığı zaman bu bülteni e-posta olarak almak isterseniz şu formu kullanarak abone olabilirsiniz.
Elbette sevdikleriniz de okusun istiyorsanız, onlara da aynı tavsiyede bulunabilir ya da bu bülteni -e-posta ile aldıysanız- onlara iletebilirsiniz.
Hepinize iyi haftalar diliyorum.
Bu konuyu sevdin mi? Evet Hayır
Tevfik Uyar
Tevfik Uyar @tevfik_uyar

Bilim(+kurgu) Yazarı & Bilimsel Şüpheci, PhD. @HBT_Dergi @Yalansavar / @AcikBilim.

Abonelikten çıkmak için buraya tıkla.
Bu bülteni yönlendirirseniz ve beğenirseniz, abone olabilirsiniz: buraya.
Created with Revue by Twitter.
Istanbul